MALLORCA

Mallorca

Bu sene tatil programımızı “mecburen” değiştirdik. Normalde her sene Ağustos başında çocuklarımızı uçakla Türkiye’ye gönderir, onlardan üç hafta sonra da eşimle ikimiz, arabayla yollarda oyalana oyalana yanlarına gider, bir üç hafta da beraber tatil yaptıktan sonra hep birlikte Almanya’ya geri dönerdik. Fakat bu sene malum virüs her şeyi değiştirdi. Türkiye’ye gidişin mümkün, dönüşün biraz sıkıntılı olduğunu görünce, riske girmemek için farklı bir tatil rotası belirlemeye karar verdik. Almanya’ya yerleşmeden önce dört sene kadar üzerinde yaşadığım ve hâlâ birçok dostumun da olduğu, İspanya’nın Mallorca adası ilk seçeneğimiz oldu. Hem çocuklarımız Mallorca’yı yaz aylarında hiç görmediğinden, hem dostlarımızı özlediğimizden, hem de mevcut ortamda en sorunsuz gidilip gelinebilecek tatil bölgelerinden biri olduğu için, Mallorca kararını verirken çok zorlanmadık. 

Ben adadan 2005 yılının başında ayrılıp Almanya’nın Münih şehrine yerleştim. O zamandan bu yana, arada gidip görüyor olmama rağmen, her gidişimde Mallorca’yı çok özlediğimi farkediyorum. Doğup büyüdüğüm toprakların iklimine yakın olması, bildik Akdeniz havası, canayakın ve sakin insanları, kafanızı çevirdiğiniz her yerde görebileceğiniz canım zeytin ağaçları, adanın tamamında tarlaları birbirinden ayıran, taştan örülmüş iptidai sınır duvarları, köylerinin daracık sokakları, yeşil panjurlu taş evleri, iyot kokusu ve hatta rutubet kokusu… 

Sanırım bunlar bir asır da geçse unutamayacağım ayrıntılar. 

Mallorca, İspanya anakarasının hemen doğusunda yer alan Balear adalarının en büyüğü. Başkent Palma de Mallorca ve Calvia, Manacor, Llucmajor, Inca, Marratxi gibi büyük şehirlerin yanında, adada nüfusları bin ila onbeş bin arasında değişen irili ufaklı ellinin üzerinde belediye bulunuyor. Toplam nüfus dokuzyüz binin biraz üzerinde. 

Biz, her noktaya mümkün mertebe eşit mesafede olabilmek için adanın aşağı yukarı ortalarında bir bölgede yer alan Sineu köyünde bir “finca” kiralamayı tercih ettik. Böylelikle gün içinde en uzun yolculuğumuz bile 50-55 dakika kadar sürdü. Başkent Palma’ya olan uzaklığımız da yarım saat civarındaydı. 

Adada denize girilebilecek onlarca koyun yansıra birçok büyük meşhur plaj da bulunuyor. Özellikle haftasonlarında koylarda yer bulabilmek biraz sıkıntılı. Bu yüzden eğer erkenden yola çıkılamayacaksa, haftasonlarında büyük plajları tercih etmek daha mantıklı. Koyların neredeyse tamamını Google haritalarında, üstelik de bolca görsel eşliğinde bulmak mümkün. Ayrıca en ücra koylara bile yine Google yol tarifiyle sorunsuzca varılabiliyor. Biz birkaç küçük koyun haricinde Es Trenc ve Sa Coma gibi plajlara da gittik. En çok da Cala Mesquida’yı beğendik. 

Cala Mesquida, adanın kuzeydoğu bölgesindeki Arta belediyesinin sınırları içinde kalıyor. Aslında o gün için planımız, Cala Mesquida ile kuşbakışı dip dibe olan, ancak arabayla 35 dakika kadar süren (evet bence de çok tuhaf) Cala Torta’da denize girmekti. Büyük oğlumuzun sınıf arkadaşı, bir önceki akşam mesaj yazarak Cala Torta’ya gideceklerini bildirmiş. Biz de bu güzel tesadüfü değerlendirip oğlumuzu da mutlu edebilmek için planımızı bu şekilde yaptık. Arabayla gidilebilen yolun son iki kilometresinde olağanüstü bozuk zemin üzerinde sürmek zorunda kaldık. Arabayı merdivenlerden koya indirmek belki daha kolay olurdu diyeyim, nasıl bir yol olduğu anlaşılsın.

Arabamızı mümkün olan en son noktaya kadar sürdükten sonra, yaklaşık 200-250 metre kadar da yürüdük ve sonunda Cala Torta’ya vardık. Bu koy da gerçekten çok güzeldi; bunca eziyeti çektiğimize değdi diyorduk, ki oğlumuz arkadaşının orada olmadığını farketti. Telefonla da ulaşamayınca devreye annemiz girdi ve arkadaşın annesini arayarak, onların bu zorlu yolculuğu başaramadığını ve yarı yoldan geri dönmek zorunda kaldıklarını öğrendi. Araba yoldaki çukurlardan birine saplanıp kalınca, çevredekilerin yardımıyla 30-40 dakika kadar uğraştıktan sonra çıkarabilmişler ve daha fazla devam etmeye de -doğal olarak- cesaret edememişler. Oradan geri dönüp Cala Mesquida’ya gitmeye karar vermişler. Sınıf arkadaşının şarjı bittiği için de bizim oğlana ulaşamamış. Cala Torta geçekten güzel bir koydu ve bütün günü orada geçirebilirdik; ancak oğlumuzun hayal kırıklığına gönlümüz razı gelmedi ve çeyrek saat bile oturmadan aynı yolu geri tırmandık. Böylelikle bir günde iki güzel koy birden görmüş olduk. 

Şu son gidişime kadar, bana birisi gelip sorsaydı “Mallorca’ya gidiyorum, hangi plajı veya koyu tavsiye edersin?” diye, herhalde en başta Es Trenc’i sayardım. Fakat bu sefer gördüklerim beni çok şaşırttı maalesef. Dünyaca meşhur olmasına rağmen daima huzurlu ve pırıl pırıl olan plajın eski halinden eser kalmamış. Biraz açıkta yan yana ve arka arkaya sıralanmış yatlardan, ufuk neredeyse tamamen kapanmış. Denizin içindeyken yer yer ağır bir lağım kokusu geliyor insanın burnuna. Simsiyah yosun tortuları birikmişti tüm kıyıda ve su da son derece bulanıktı. İşin kötüsü suçu üzerine yıkabileceğimiz bir rüzgar veya denizde fazla dalga da yoktu. Çok üzücü. Sanırım bir daha yolum düşmez Es Trenc’e. Yine de gitmek isteyen olursa, mutlaka gitmeden önce soruştursun derim. Anlattığım görüntü kötü bir tesadüf değil de gerçekten artık hep böyleyse, günü orada ziyan etmeye değmez. Bu arada Es Trenc, Campos belediyesinin sınırları içinde yer alıyor; bunu da bir ek bilgi olarak vereyim. 

Gittiğimiz ve memnun kaldığımız koylardan biri de Camp de Mar’dı. Camp de Mar adanın batı yakasındaki Andratx belediyesine bağlı ve Port d’Andratx ile Pegeura’nın tam ortasında yer alıyor. Ulaşımı son derece kolay ve kıyıya çok yakın mesafede bolca arabaya yetecek bir park yeri de mevcut. Tipik bir koy olduğu için çok fazla rüzgar almıyor ve gittiğimiz gün deniz de son derece sakindi. Suyu cam gibi berrak olmasa da bulanıktı da diyemem. Koyun etrafında -ve hatta içinde- çeşitli restoranlar ve alışveriş yapılabilecek büyükçe bir market de mevcut.

Bu restoranlardan biri de denizin üzerinden bir iskeleyle ulaşılabilen, kıyıdan yaklaşık elli metre açıktaki kayalıkların üzerine kurulmuş olan “Illeta”. Daha ziyade deniz mahsülleri ağırlıklı bir menüsü var ve masaya gelen her çeşit gerçekten çok taze ve lezzetliydi. Burada yemek yemek için önceden rezervasyon yaptırmak gerekebilir. Eğer fazla kalabalık bir günse, en mantıklısı plaja gelir gelmez, önce bu restorana gidip rezervasyon yaptırmak. Böylelikle, akşamüzeri denizin ve günün yorgunluğu, güzel bir manzara ve hemen aşağıdaki kayalara çarpan suyun sesi eşliğinde, güzel yemeklerle atılmış olur. 

Mallorca

Son deniz ziyaretimiz de Sa Coma plajına oldu. Aslında o gün için niyetimiz Sa Coma’ya gitmek değildi; önce adanın doğu kıyılarında birkaç koya girip çıktık, ancak hem sabahın erken saatlerini kaçırmış olmamızdan, hem de günlerden pazar olmasından dolayı maalesef hiçbir koyda yer bulamadık. Zira, haftasonları ada halkı da koylarda vakit geçirmeyi, hatta sabahtan gelip kimi zaman hava kararana kadar kalmayı seviyor. Birkaç denemeden sonra şansımızı daha fazla zorlamamaya ve daha açık ve geniş bir plaj olan Sa Coma’ya gitmeye karar verdik.

Sa Coma, Mallorca’nın mavi bayraklı plajlarından birisi. Sant Llorenç belediyesine bağlı ve mağaralarıyla meşhur Porto Cristo’nun biraz kuzeyinde, Cala Millor’un da biraz güneyinde kalıyor. Yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki bu plajın hemen girişinde, her biri yirmi arabayı alabilecek kapasitede iki ayrı park yeri var. Eğer çok fazla eşya taşınmayacaksa, caddeye parkedilip ara sokaktan bir 100-150 metre kadar yürünebilir de. Gittiğimiz gün biraz rüzgarlı ve deniz de dalgalı olmasına rağmen su pırıl pırıldı. Kumsalda hem ücretli şezlong ve şemsiyeler, hem de bunlara ücret ödemek istemeyip kendi şemsiye ve havlusuyla plajdan istifade etmek isteyenler için bolca yer mevcut. Zaten bu şemsiye/havlu rahatlığı adanın her yerinde mümkün. Öyle, cazip kıyıları küstahça zaptetmiş ve insanların özgürlüğünü kısıtlayan “Beach Club”lar, iğne atsanız yere düşmeyecek şekilde tıklım tıkış dizilmiş ücretli şezlonglar görmek çok mümkün değil. Her bütçeden insanın güzel ve huzurlu bir gün geçirebilmesi için onlarca seçenek var. 

Plajlar ve koylar konusunu kapatmadan önce son olarak, Mallorca’da yaşadığım dönem, özellikle çalışmadığımız gün ve akşamlarda sıkça gittiğimiz Arenal ve Magaluf’tan da bahsetmek istiyorum. Palma de Mallorca’nın merkezinde olduğu büyük koyun, karşılıklı iki yakasında yer alan bu köylerin ikisinin de, hem uzun ve geniş plajları (özellikle de Magaluf’un) hem de akşam eğlenceleri meşhurdur. Yıllardır Magaluf’ta daha ziyade İngilizler, Arenal’de de büyük çoğunlukla Alman turistler görülür. Bu sene malum, virüsten dolayı her yere belli başlı genel kurallar getirilmiş. Bunların içinde de en önemlisi tabii ki sosyal mesafe kuralı. Fakat Magaluf’ta İngilizlerin, Arenal’de de Almanların fazla taşkın ve kural tanımaz eğlenceleri neticesinde ada yönetimi bu iki köydeki tüm işyeri ve eğlence merkezlerini kapatmak zorunda kalmış.

Özellikle Magaluf’ta dolaşırken çok üzüldüm; bütün köy sanki eski kovboy filmlerindeki terk edilmiş kasabalar gibiydi, in cin top atıyordu. Eğlenmek tabii ki güzel, fakat en azından bu kadar hassas bir dönemde keşke biraz daha kurallara dikkat edilseydi de, zaten güç bela ayakta kalmaya çalışan esnafın umutları tamamen tüketilmeseydi. Yazık olmuş… 

Mallorca’daki tüm vaktimizi plaj ve koy gezerek geçirmedik elbette. Görülmeye, vakit ayırmaya değecek, gerçekten çok güzel yerler var adada. Bunlardan biri de kuzeybatı bölgesinde yer alan Soller köyü. 

Soller’e arabayla gidilebileceği gibi, 1912 senesinden beri hizmet veren “Ferrocarril de Soller” şirketinin sempatik ve nostaljik trenleriyle de gidilebilir. Bu son derece havadar trenler, Palma şehir merkezindeki tren istasyonundan hareket edip görülmeye değer bir rota üzerinden Soller’e varıyor.

Soller’in köy merkezindeki meydanda bulunan büyük kilise arkada kalacak şekilde durulduğunda, sağ tarafta bulunan restoranlarda güzel bir öğlen yemeği yenilebilir. Özellikle ev yapımı “Paella” burada revaçta. Sonrasında da, aroma veya katkı maddesi kullanılmadan taze meyveden imal edilen dondurma mutlaka denenmeli. 

Soller’de bir de yaygın bir efsane ve buna bağlı olarak her sene kutlanan bir festival var. Adaya 11 Mayıs 1561’de Soller üzerinden Türk korsanların çıktığına inanılıyor ve her sene bu tarihlerde bu konu bahane edilerek sokak eğlenceleri düzenleniyor. O yüzden herhangi bir evin balkonundan sarkan ya da duvarlara graffiti olarak çizilmiş Türk bayrağı görmek çok sıradışı bir durum değil Soller’de. 

Görülmeye değer bir başka yer de, adanın doğusundaki Porto Cristo ve Arta’da bulunan mağaralar. Bunlardan “Cuevas del Drach” biraz daha fazla ilgi görüyor. Yürüyerek 25 metre derinliğe kadar inilebilen bu mağarada, inilebilecek son noktaya gelindiğinde bir yeraltı gölü bulunuyor. Ziyaretçiler bu gölün tam karşısına dizilmiş tahta sıralara oturup beklemeye koyuluyorlar. Kısa bir süre sonra, kayık üzerinde gelen kemancının, büyüleyici bir ışık gösterisiyle desteklenen müzik ziyafeti başlıyor. Bu gösteri bittikten sonra ziyaretçiler, bu sefer göl üzerinden kayıklarla çıkış kapısına götürülüyorlar. Gerçekten denenmeye değer bir tecrübe. 

Mallorca’ya kadar gelip, başkent Palma ve tarihi şehir merkezi gezilmeden olmaz tabii. Tren istasyonunun hemen karşısındaki Plaza de España’dan girilip aşağıya doğru sallanıldığında, ara sokaklara girip çıkarak kaybolmak, bütün tarihi çarşıyı gezmek mümkün. Buraya kadar gitmişken mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri de “Mercat de l’Olivar”. Bu kapalı halde, her türlü taze meyve, sebze, şarküteri ürünü ve deniz mahsülünü bulma ve hatta ayaküstü atıştırma imkânı var. Şehir merkezinde görülmesi gereken caddelerden birisi de Jaume III. Bu caddede ve onu kesen sokaklarda dünyaca ünlü markaların mağazaları, alışveriş merkezleri ve cafeler bulunur. Caddenin sonundan sağa doğru sapıldığında, “La Seu” yani Mallorca’nın dünyaca ünlü katedraline varılır. Bu katedral, “nef yüksekliği” bakımından dünyadaki emsalleri arasında 8. sırada yer alır. Bu görkemli yapının hem dışı hem içi görülmeye değer. 

Mallorca

Beğendiğimiz birkaç restorandan da bahsedeyim bitirmeden. Yukarıdaki satırlarda sözünü ettiğim, Camp de Mar’da bulunan deniz mahsülleri restoranı “Illeta”nın haricinde birkaç yeri daha “tavsiye edilebilir” bulduk. Bunların en başında da Port d’Andratx sahilinde yer alan “Can Pep” geliyor. Daha iyi hazırlanmış ve bu kadar lezzetli bir “T-Bone Steak” yediğimi hatırlamıyorum. Can Pep hem manzarasıyla, hem de menüsüyle mutlaka denemeye değer mekanlardan birisi. Pizza için Algaida’da bulunan Il Pellegrino önerilebilir. Ortamıyla, servisiyle ve incecik, çıtır çıtır pizzalarıyla bizden geçer notu aldı.

Az önce adı geçen Plaza de España’dan, ana cadde boyunca beşyüz metre kadar ileride yer alan “La Tagliatella” da makarna severler için güzel bir seçenek. Bu restoranın menüsünde, vegan beslenenler için de yeterince çeşit mevcut. Ayrıca garsonlar çok kibar ve güler yüzlü. Şehir içi gezisi yapıldıktan sonra günü tamamlamak için lezzetli bir son durak olabilir. 

Mallorca kendine has yapay incileriyle de meşhurdur. Adada uzun yıllardır var olan Majorica ve Orquidea gibi mağazaların haricinde, “mutlaka” gidilip görülmesi gereken bir mücevher sarayı da, 22 yıllık değerli dostum -zamanında benim Mallorca maceramın başlamasına da vesile olan- Murat Yarşi’nin ortağı ve yöneticisi olduğu “Mallorca Pearl World”. Murat, üç senedir büyük emekler vererek mağazayı son haline getirdi ve adanın önemli markaları arasına ismini yazdırdı. Mağazada sadece yapay inci değil, aynı zamanda orijinal ve çok değerli inciler, ayrıca kıymetli taşlarla imal edilmiş göz kamaştırıcı mücevherler de görebilmek mümkün. Umarım, tüm sektörlerin virüs sebebiyle büyük sıkıntı yaşadığı bu buhranlı seneyi sağ salim atlatırlar ve seneye harika bir sezon geçirirler. Mallorca Pearl World ile ilgili daha ayrıntılı bilgi ve görseller için web sitesi buradan ziyaret edilebilir. 

Yazının başlarında, adanın her noktasına mümkün olduğunca eşit mesafede olabilmek için Sineu’dan bir ev kiraladığımızı söylemiştim. Bu tercihimiz de bizi hiç pişman etmedi. Evi Airbnb üzerinden kiralamıştık ve son derece memnun kaldık. Konusu açılmışken, Mallorca’da Airbnb ve benzeri uygulamalar üzerinden her bütçeye uygun ev, daire vs. bulabilmek mümkün. Oldukça bol seçenek var. Ada halkı bu gelir kapısını çok sevmiş görünüyor. Biz de mevcut şartlarda otel gibi kalabalık ortamlarda bulunmaktan imtina ettiğimizden, bu seçeneklerden birini değerlendirdik. İyi ki de öyle yapmışız. 

Sineu adanın hemen hemen ortalarında, yaklaşık üç bin nüfuslu şirin bir köy. Hem günlük alışverişlerin yapılabileceği marketler, hem de çarşamba günleri kurulan bir köy pazarı var. Pazarın kurulduğu köy meydanında kahvaltı yapılabilecek, veya oturup çay kahve içilebilecek cafelerin yanısıra, Sant Marc meydanındaki çeşitli restoranlarda, özellikle akşam yemeği için, hemen her damak tadına uygun menüler bulmak da mümkün. 

Adada, Bellver Kalesi, Formentor Burnu, Almudaina Sarayı, Valldemossa gibi, zamanında gördüğüm fakat bu gidişimizde gezmeye fırsat bulamadığımız görülmeye değer birçok başka yerler de var tabii. Umarım onları da bir sonraki seferde gezer ve detaylıca anlatma imkânı bulurum. On günlük bir tatile ancak bunları sığdırabildik… 

YAZIYI PAYLAŞIN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir